Bir Yaz Gecesi Doğan Canavar: Mary Shelley ve Frankenstein

Yeşil tenli, boynunda cıvatalar olan, kollarını öne uzatarak yürüyen dev bir yaratık. "Frankenstein" denince çoğumuzun aklına bu görüntü gelir. Oysa bu imaj romandan değil, 1931 yapımı sinema filminden gelir. Üstelik Frankenstein canavarın değil, onu yaratan genç bilim insanı Victor Frankenstein'ın adıdır; romanda yaratığın bir adı bile yoktur.
Roman 1818'de yayımlandığından bu yana sayısız kez yeniden anlatıldı; en son 2025'te Guillermo del Toro'nun uyarlamasıyla yeniden beyaz perdeye taşındı. Peki dünyanın en ünlü canavarlarından biri nasıl doğdu? Cevap, 18 yaşındaki bir genç kadının, yağmurlu bir yaz gecesi gördüğü bir rüyada saklı.
Yazın Hiç Gelmediği Yıl
1815'te Endonezya'daki Tambora Yanardağı, kayıtlı tarihin en büyük patlamalarından biriyle püskürdü. Atmosfere yayılan kül ve gazlar küresel iklimi değiştirdi; 1816 Avrupa'da soğuk, karanlık ve bitmeyen yağmurlarla geçti. Bu yıl tarihe "Yazı Olmayan Yıl" olarak geçecekti.
O yaz Cenevre Gölü kıyısında, Lord Byron'ın kiraladığı Villa Diodati'de sıra dışı bir grup toplandı: Byron, şair Percy Shelley, sevgilisi Mary Godwin (sonradan Mary Shelley), Mary'nin üvey kız kardeşi Claire Clairmont ve Byron'ın doktoru John Polidori. Mary yıllar sonra o yazı, sağanak yağmurun onları günlerce eve hapsettiği kasvetli bir mevsim olarak anlatacaktı.
Can sıkıntısını gidermek için birbirlerine hayalet hikâyeleri okudular. Sonra Byron bir meydan okumada bulundu: Herkes kendi korku hikâyesini yazacaktı. Diğerleri kısa sürede vazgeçti. Polidori'nin denemesi ilk modern vampir öykülerinden biri olan "The Vampyre"a dönüştü. Mary ise günlerce bir fikir bulamadı, ta ki o geceye kadar.
Bir Rüya ve Kayıplarla Dolu Bir Gençlik
Haziran 1816'da, gruptakilerin yaşamın ve ölümün sınırlarını, bir cesedin yeniden canlandırılıp canlandırılamayacağını tartıştığı bir gecenin ardından Mary uyuyamadı. 1831 baskısının önsözünde anlattığına göre, yarı uyanık bir hâldeyken gözlerinin önünde bir sahne belirdi: Solgun bir bilim insanı, kendi bir araya getirdiği cansız bir bedenin yanında diz çökmüştü ve beden kıpırdamaya başlıyordu. Ertesi gün yazmaya başladı.
Bu rüyanın arkasında, Mary'nin kısa ama ağır yaşamı vardı. Annesi, kadın hakları savunucusu Mary Wollstonecraft, Mary doğduktan birkaç gün sonra hayatını kaybetmişti. Mary, annesinin mezarının başında okumayı öğrenerek büyüdü. 1815'te ise erken doğan ilk bebeğini kısa süre sonra kaybetmişti.
Annesiz büyüyen bir kızın, bir yaratıcı tarafından terk edilen bir yaratığı yazması tesadüf değildir. Frankenstein, doğum, ölüm ve terk edilmişlik üzerine yazılmış derin bir kişisel hikâyedir.
Kurgunun Arkasındaki Gerçek Bilim
Mary'nin hayal gücü boşlukta doğmadı. Dönemin en heyecan verici bilimsel tartışmalarından biri "galvanizm"di. İtalyan bilim insanı Luigi Galvani, ölü kurbağa bacaklarının elektrik verildiğinde seğirdiğini göstermiş ve canlılığın elektrikle bağlantılı olabileceğini öne sürmüştü.
Galvani'nin yeğeni Giovanni Aldini bunu bir adım öteye taşıdı. 1803'te Londra'da, idam edilmiş bir mahkûmun cesedine elektrik akımı verdiği gösteride cesedin yüzü kasıldı, bir gözü açıldı, eli havaya kalktı. İzleyicilerin bir kısmı cesedin canlanmak üzere olduğunu sandı. Mary o sırada yalnızca beş yaşındaydı ama bu tür deneyler yıllarca konuşulmaya devam etti.
Villa Diodati'deki o gecenin sohbeti de tam olarak bu konudaydı: Elektrik, ölüye yeniden hayat verebilir miydi? Mary bu soruyu bir korku hikâyesine dönüştürdü.
Asıl Canavar Kim?
Kitap 1 Ocak 1818'de, yazarının adı olmadan yayımlandı. Pek çok okur onu Percy Shelley'nin yazdığını düşündü. Alt başlığı "Modern Prometheus"tu: İnsanlara ateşi verdiği için cezalandırılan mitolojik kahramana gönderme yapıyordu.
Romanın yaratığı, filmlerdeki gibi homurdanan bir canavar değildir. Okumayı öğrenir, felsefe düşünür, sevgi ister. Ancak yaratıcısı Victor, onun görünüşünden dehşete düşüp daha ilk anda onu terk eder. Toplum da onu dışlar. Yaratık ancak bu yalnızlık ve reddedilmenin ardından şiddete yönelir. Bu yüzden roman, okura rahatsız edici bir soru sorar: Asıl canavar yaratık mı, yoksa sorumluluğunu üstlenmeyen yaratıcısı mı?
Frankenstein aynı zamanda bilimkurgunun ilk örneklerinden biri sayılır. Doğaüstü güçler yerine bilime dayanan bir yaratım hikâyesi anlatır ve bilimin etik sınırlarını sorgular. Yapay zekâdan genetik mühendisliğe kadar bugün tartıştığımız pek çok konuda, "Yarattığımız şeyden sorumlu muyuz?" sorusu hâlâ Mary Shelley'nin sorusudur.
Siz Frankenstein'ı okudunuz mu, yoksa onu yalnızca filmlerden mi tanıyorsunuz? Sizce romanın asıl canavarı kim: yaratık mı, yoksa onu terk eden Victor mı? Düşüncelerinizi yorumlarda bizimle paylaşın. Bir sonraki BiFAZla Edebiyat içeriğinde hangi kitabı ya da yazarı görmek istediğinizi de yazmayı unutmayın!
Kaynaklar
Science Museum: The science behind Mary Shelley's Frankenstein
Journal of Geek Studies: Frankenstein, or the beauty and terror of science
English Review: Creating the creature
Mary Shelley, Frankenstein; or, The Modern Prometheus, 1831 baskısı önsözü




Yorumlar