top of page

İki Kişilik Yalnızlıktan Hakikate: Bergman’ın "Bir Evlilikten Manzaralar"ı Üzerine

23 Eyl
4 dakikada okunur

En son ne zaman eşiniz ve ailenizle birlikte bir film izlemiştiniz hatırlıyor musunuz?


Veya izlediğiniz bir film üzerinde konuşup kendinize göre kritik yaptığınızı?


"Evet yaaa! Bunlar tıpkı biz!" Dediğiniz karakterleri?


Peki, favoriniz olan bir film, bir yönetmen var mı?


Mesela; İngmar Bergman filmlerinden hangisi favoriniz?


İsveçli usta yönetmen Ingmar Bergman, gerçek hayat karelerini beyaz perdeye gayet başarılı yansıtan nadir yönetmenlerden biri bana göre. Filmlerini izlerken belirli bir felsefik vey psikolojik alt yapımız da varsa tadına doyulmaz.


Gerçek Bir İlişki Hikayesi


Bir pazar akşamı koltuğunuza kurulup televizyon karşısında ya da sinema salonunun o huzurlu karanlığında bir ilişki hikayesi izlemeye başladığınızı hatırlayın. Genellikle önümüze konan senaryolar bellidir: Ya büyük engelleri aşıp mutlu sona ulaşan tutkulu aşıklar ya da ilk dakikadan kıyametlerin koptuğu gürültülü ayrılıklar...


Oysa hayatın gerçeği çoğu zaman bu kadar bağıran sahnelerde yaşanmaz. Gerçek ilişki, o sessiz mutfak masalarında, sıradan pazar kahvaltılarında ve "nasılsın?" sorusuna verilen baştan savma "iyiyim" yanıtlarında gizlidir.


Bergman'ın 1973 yapımı altı bölümlük başyapıtı "Bir Evlilikten Manzaralar" filmi tam olarak bu görünmez alana neşter vuruyor.


Filmde, Johan ve Marianne’in dışarıdan bakıldığında imrenilecek, "Yaradan herkese böyle bir yuva nasip etsin" denilecek türden on yıllık evliliklerinin yavaş yavaş, sessizce çözülüşünü izliyoruz.


Bergman bize süslü laflar, yapay dramlar sunmuyor; adeta iki insanın ruhunu soyup önümüze koyuyor.


Bu efsane yapımın bize, ilişkilerimize ve modern dünyadaki yalnızlığımıza neler söylediğine şöyle içten, derin ama tatlı bir sohbet havasında bakacak olsak sayfalar yetmez. İnce detaylarına kısaca dokunmakta d fayda var.


Mükemmel Evliliklerin Altındaki Sessiz Anlaşmalar


Filmin 1970'li yıllarda İsveç’te televizyonda yayınlandığı dönemde, ülkede boşanma oranlarının gözle görülür şekilde arttığı söylenir. Hatta öyle ki Bergman’ın telefonlarının kitlendiği, insanların kendi evlilikleriyle ilgili dert anlatmak için kapısını çaldığı anlatılır.

Sizce, baştan aşağı senaryo olduğu bilinen bir yapım insanları neden bu kadar sarsar?

Çünkü film, evlilikleri bitirmeyi değil; uyutulmuş, halı altına süpürülmüş ve sahte uyumlar üzerine kurulmuş ilişkileri uyandırmayı hedefler.


Johan ve Marianne’in ilişkisi, başlangıçta büyük kavgalarla veya aldatma çığlıklarıyla çatırdamaz. Hayat kendi seyrinde akmaktadır. Onların evliliği, "her şey yolunda" illüzyonunun altında ezilir. Tıpkı günlük hayatta pek çok danışanımda gözlemlediğim; tartışmaktan kaçınmak için susmak, karşı tarafı kırıp düzeni bozmamak adına kendi ihtiyaçlarından vazgeçmek, geniş ailelerin katı kurallarına karşı gelmiş olmamak ve en nihayetinde evliliği bir "şirket yönetimine" dönüştürmek gibi...


Film, evli bireylere çok tatlı ama bir o kadar da vurucu bir gerçeği hatırlatır: Bir ilişkide hiç kavga edilmiyorsa, orada derin bir samimiyet değil; büyük bir bastırılmışlık olabilir. Çünkü hiç tartışmamak, her zaman huzurun işareti değildir. Hiç çatışma yaşamamak her şeyin yolunda olduğunu göstermez. Bazen tarafların birbirine olan umudunu kestiğinin göstergesi de olabilir. Bazen "biz" olmayı usulünce başaramamak da olabilir.


"Biz" Olurken "Ben"i Kaybetmek


Psikolojik açıdan bakıldığında "Bir Evlilikten Manzaralar" insanın bireyleşme macerasının en çıplak halidir denebilir.

Özellikle Marianne karakterinin dönüşümü, ekran karşısındaki herkesin yüreğine dokunur. Hayatı boyunca önce anne babasının, sonra kocasının, ardından toplumun ondan beklediği rolleri mükemmel bir şekilde oynamış bir kadındır Marianne. İyi bir evlat, iyi bir eş, iyi bir anne...

Ancak bir gün aynaya baktığında o korkunç soruyla baş başa kalır:

"Peki ben kimim?"


İlişkilerde en sık düşülen tuzaklardan biri, partnerini mutlu etmek uğruna kendi "özgün benliğini" feda etmektir. Bir süre sonra iki ayrı insan tek bir bütün oluşturmaz; taraflardan biri diğerinin gölgesinde eriyip gider.

Marianne’in kendi sesini bulma mücadelesi, bir kadının tek başına ayakta kalma sancısından çok daha ötedir. O, bir insanın kendi varoluşuna sahip çıkma çabasındadır.


Çiftin birbiriyle kurduğu diyaloglar ilerledikçe şunu fark ederiz: İnsanlar bazen aynı evi paylaşır, aynı yatakta uyur ama birbirlerinin iç dünyasından kilometrelerce uzaktadır. Çünkü gerçek yakınlık, her konuda aynı düşünmek değil; ötekinin farklılığına ve varlığına dürüstçe alan açabilmektir.


Kurumların Baskısı ve Bireysel Arzular


Sosyolojik bir pencereden bakıldığında ise film, modern zamanlarda "evlilik" denilen o devasa kurumun bireyin sırtına yüklediği bagajları gözler önüne serer.


Geleneksel toplumlarda evlilik daha çok ekonomik bir ortaklık, bir sığınak ve toplumsal bir zorunluluk olarak kurgulanırdı. Modern dünyada ise beklentiler katlanarak arttı.


Artık eşler birbirinden sadece iyi bir hayat arkadaşı olmasını beklemiyor; aynı zamanda en yakın dostu, harika bir ebeveyn, tutkulu bir aşık, zihinsel olarak besleyen bir entelektüel ve ruh ikizi olmasını istiyor.


Sonu gelmeyen bu beklentiler silsilesi, ilişkiyi taşıyamayacağı bir yükün altına sokuyor. Sürekli beklenti halinde olmak bireylerden her birinin asıl sorumluluklarının da üstesinden gelememesine neden oluyor.


Johan ve Marianne, evliliğin kendilerine biçtiği kurumsal rolleri (örnek çift, başarılı kariyer, düzenli aile ziyaretleri) oynarken, kendi insani arzularını ve zaaflarını unutuyorlar.

Bergman, sistemin sunduğu bu ideal kalıpların, bireyin özgürleşme isteği karşısında nasıl kağıttan bir kaplana dönüştüğünü incelikle işliyor.

İskandinav Soğukluğunun Altındaki Sıcak Hakikat


Filmi izlerken o Kuzey Avrupa dokusunu, yani İskandinav kültürünün dinginliğini ve mesafesini buram buram hissederiz. O coğrafyada duygular, Akdeniz veya Doğu insanındaki gibi bağırarak, jestlerle ya da coşkuyla yaşanmaz. Meseleler daha örtük, daha sakindir; kavgalar bile fısıltıyla yapılır bazen.Ancak bu İskandinav soğukluğu sizi yanıltmasın. Yüzeydeki o sakin gölün altında devasa bir volkan kaynamaktadır.


Bergman bize şunu gösterir: Kültürel kodlarımız, jestlerimiz veya iletişim biçimlerimiz ne kadar farklı olursa olsun; insanın anlaşılma arzusu, yalnızlık korkusu ve bir öteki tarafından koşulsuz kabul edilme ihtiyacı evrenseldir.


İstanbul'daki bir evde yaşanan bir ilişki krizi ile Stockholm'deki bir evde yaşanan kriz, özünde aynı insani kırılganlıktan beslenir. Hepimiz en nihayetinde masallardaki gibi "sonsuza dek mutlu" yaşamak değil; kendi kusurlarımızla, zaaflarımızla sevilmek isteriz.


Bir Ayrılıktan Kalan Aşk


"Bir Evlilikten Manzaralar"ın en büyüleyici ve belki de en umut verici tarafı finaline doğru açığa çıkar.

Johan ve Marianne, o katı evlilik kurumunun dışına çıktıktan, birbirlerine karşı üstlendikleri rolleri ve beklentileri fırlatıp attıktan sonra ancak birbirleriyle gerçek bir bağ kurmayı başarırlar. Yıllar sonra bir araya geldiklerinde artık ne "ideal karı-koca"dırlar ne de birbirlerine hesap vermek zorundadırlar. Sadece iki çıplak ruh olarak birbirlerinin gözünün içine bakabilirler.


Filmin sonunda Marianne’in dudaklarından dökülen o unutulmaz cümle, belki de ilişkinin en gerçek tanımıdır:

"Sanırım seni bir şekilde seviyorum; kusurlu, karmaşık ve dünyevi bir şekilde..."


Bergman bize tozpembe hayaller vaat etmiyor. Ama ilişkinin, evliliğin veya ayrılığın bir son değil; insanın kendi hakikatine giden en engebeli ve en güzel yolculuk olduğunu gösteriyor.


Masallara inanmayı bıraktığımızda başlayan o gerçek, kusurlu ve yalın hayat; belki de kurguladığımız tüm hayallerden çok daha kıymetli.

Yorumlar


bottom of page