Varoluşsal Sorular Karşısında İnsan
Güncelleme tarihi: 21 Eyl

İnsan, evrende kendi varlığının bilincinde olan, ancak bu bilincin getirdiği ağır sorumluluk ve belirsizlikle baş etmek zorunda kalan tek canlıdır.
Doğar, yaşar ve öleceğini bilerek bir hayat sürer.
"Ben kimim?",
"Neden buradayım?",
"Nereden geliyorum?"
“Nereye gidiyorum?” ve
"Tüm bunların anlamı ne?” gibi ağır sorular, insanlık tarihinin en kadim bilmeceleridir. Bu sorular sadece felsefi birer zihin egzersizi değil, insanın yalnız kaldığında ruhunu tırmalayan en çıplak ve acı veren gerçeklerdir.
İnsan, hayatın rutin akışı içinde bu sorularla yüzleştiğinde kaçınılmaz bir sarsıntı yaşar. Bu sarsıntı, ne tamamen seküler aklın soğuk ve materyalist yaklaşımlarıyla yatıştırılabilir ne de sığ bir dogmatizmin arkasına gizlenerek giderilebilir.
Akıl ve Ruh Arasındaki İnsan
Modern dünyada insan, zihnini tamamen somut olana, ölçülebilir verilere ve seküler bir rasyonelliğe teslim etme baskısıyla karşı karşıyadır. Seküler bakış açısı, insana yaşamın anlamını tamamen kendi çabasıyla, sıfırdan inşa etmesi gerektiğini söyler. Evrenin kendi başına bir gayesi olmadığını, insanın sadece bu dünyadaki varlığından ibaret bulunduğunu savunur. Bu yaklaşım ilk bakışta bir özgürlük gibi görünse de, insan ruhuna muazzam bir yalnızlık ve anlamsızlık yükü bindirir. Sonsuz ve sessiz bir evrende bir tesadüf eseri var olduğunu düşünen insan, zihinsel olarak ne kadar gelişirse gelişsin, içindeki o derin "boşluk" ve "yalıtılmışlık" hissini bastıramaz. İşte tam bu noktada, insanın fıtratında var olan inanç ve aşkınlık arayışı devreye girer. İnsan, sadece maddeden, et ve kemikten ibaret bir varlık değildir; onun hamurında ilahi bir nefes, sonsuzluğa yönelik önlenemez
bir özlem vardır.
Dini ve manevi perspektif, varoluşu rastgele bir olaylar silsilesi olmaktan çıkarıp onu anlamlı bir mimarinin, ilahi bir planın parçası kılar. Bu anlayışta ölüm bir yok oluş değil, gerçek hayata bir geçiş ve başlangıçtır; çekilen acılar manasız birer talihsizlik değil, ruhu olgunlaştıran birer imtihandır. Ancak bu manevi derinlik, aklı ve sorgulamayı bir kenara atmayı gerektirmez. Hakiki bir inanç, zihnin sorduğu meşru soruları bastırmak yerine, o soruları ilahi hikmetin ışığında anlamlandırmayı hedefler.
Modern insanın trajedisi, aklın getirdiği şüphelerle kalbin ihtiyaç duyduğu teslimiyet arasındaki dengeyi kurmakta zorlanmasıdır. Zihnini sadece yeryüzünün materyalist yasalarına hapseden insan ruhunu aç bırakır; diğer yandan sorgulamayan, aklı devre dışı bırakan bir inanma yaklaşımı ise insanı varoluşun derinliğini kavramaktan alıkoyar ve sığlaştırır.
Varoluşsal Sancı ve Fıtri Arayış
Varoluşçu düşünürlerin sıklıkla dile getirdiği o derin "kaygı" ve "bunalım", aslında insanın kendi sınırlılığı ile içindeki sonsuzluk arzusu arasındaki çatışmadan doğar. Seküler mantık bu sancıyı biyolojik ya da psikolojik bir uyumsuzluk olarak görse de, daha derin bir bakış açısı bu durumun "gurbette olma" hissinden kaynaklandığını fark eder. İnsanın vicdanında, adalet duygusunda, güzellik ve sevgi karşısında duyduğu o tarif edilemez huşu, sadece evrimsel mekanizmalarla açıklanamayacak kadar yücedir. Bunlar, insanın daha yüksek bir kaynağa bağlı olduğunun içsel işaretleridir.
İnsanın durumu, karanlık bir gecede elindeki fenerle yolunu bulmaya çalışırken gözü sürekli gökyüzündeki rehber yıldızlara kayan bir yolcuya benzer. Akıl, tecrübe ve seküler dünyanın sunduğu imkanlar insanın attığı adımları aydınlatan fenerdir; fakat yöne ve nihai hedefe karar veren şey, gökyüzünün ve ilahi hakikatin sunduğu rehberliktir. Sadece fenere bakan bir müddet sonra yolunu kaybeder; feneri kapatıp da sadece yıldızlara bakan ise önündeki taşlara takılıp düşer.
Sonuç: İnançla Derinleşen Varoluş
Varoluşsal sorular karşısında insanın alabileceği en olgun tutum, aklını
bir rehber olarak kullanırken kalbini de yaratılışın ilahi hikmetine
açmaktır.
İnsan, ne sadece dünyaya çakılı kalmış seküler bir canlıdır ne de bu dünyanın sorumluluklarından kopuk yaşayabilecek bir varlıktır. O, maddeyle ruhun, akılla inancın kesiştiği özel bir noktada konumlanmıştır.
Nihai anlam; insanın dünyevi sorumluluklarını akıl ve adaletle yerine getirirken, ruhundaki o varoluşsal boşluğu ilahi aşka, inanca ve teslimiyete açmasıyla tamamlanır. Belirsizliklerin ve ölümün soğuk yüzü, ancak bu aşkın perspektif sayesinde bir korku kaynağı olmaktan çıkıp bir anlam kapısına dönüşür.
İnsan, bu sorgulamalardan kaçmak yerine onları birer uyanış vesilesi saymalıdır. Sorular akılla sorulur, fakat hakiki cevaplar ancak aklın bittiği yerde kalbin teslimiyetiyle bulunur. Hz. Mevlânâ bu meselede aklı bir merdivene benzetip “merdiven insanı yükseltir ancak merdivenin bittiği yerde sadece kanatları olan ilerleyebilir” demiştir.
Varoluşsal sancı, insanın kendi kaynağını arama yolculuğunun ilk
adımıdır; akıl merdiveniyle çıkılabilecek en son noktada atılan o
teslimiyet adımı ise, insanı tesadüflerin soğukluğundan kurtarıp aklından
önce kalbi ile Yaratıcısının sonsuz merhamet ve hikmetine ulaştıran
hakiki kanatlarıdır.





Yorumlar